2 Kasım 2016 Çarşamba

Döşeğimin Altındaki Bezelye(!)

Zorluklardan, sıkıntılardan sürekli yakınmak boşa. Eğer insanı bir şey rahatsız ediyorsa ya onu çözmeye ya da görmezden gelmeye çalışmalı, bunu öğrenmeli. Sıkıntılar her zaman var olacak, bunların varlığında da eğlenmeyi başarabilmeli, mutlu olmayı.
Herkesin sıkıntısı kendine büyük, sıkıntıları başkalarınınki ile kıyaslayıp derdi küçük görmemeli; küçük bir çocuk kırılan oyuncağı için kıyameti koparır ama annesi ölen bir çocukla kendini kıyaslamaz. Neden mi? O çocuk oyuncağının derdini unutup sürekli annesini kaybetme korkusuyla yaşamak istemez. Bu tercihi bilinçli olarak yapmaz belki ama daha büyük derdi düşünmek istemez.
Hayatlarımız kısa, dünyadaki bütün acıları yaşamamızın imkanı yok; elimizdeki acılarla idare(!) etmeliyiz. Daha büyük acılar yaşamak için kimse çabalamaz, büyük sıkıntıları kimse istemez ama küçükleri de istenmez. Bu durum da, insana yakınma hakkını verir. Herkes kendi sıkıntısından yakınabilir. Bu sıkıntı evlenemeyen bir gencin sıkıntısı da olabilir, bir öğrencinin yaklaşan sınavları da, ya da birinin yanan yemeği de olabilir, yetişilemiyen bir otobüs de. Hepsi çözülebilir, unutulabilir, dünyalık sıkıntılardır. Aslında büyük-küçük sıkıntıların hepsi öyle değil midir? Yaşattığı acı kişiden kişiye göre değişir ama tamamen kalıcı değildir. Sıkıntıları felaketleştirip sürekli hale getirmek, mazlum edebiyatı yapmak problem olan. 

(Prenses ve bezelye tanesini bilen bilir(bilmeyenler tık tık). Hikayede gerçek bir prensesin 40 döşeğin altındaki bezelye tanesini bile hissedebilmesi, o kadar hassas ve narin olması gerektiği söylenmektedir.)

Acısından sıkıntınsından sürekli yakınan bir insan değilim, yakınmalarım da küçük sıkıntılardan yana olur, büyüklerinden pek bahsetmem. Belki hata yapıyorum büyük olan sıkıntıları kimseye anlatmamakla ve küçük olanları dillendirmekle ama biliyorum ki büyük sıkıntıyı fazla dillendirmek ve sıkıntının çözümüne faydası dokunmayacak kişilere anlatmak saçma. Özellikle de internet ortamında büyük sıkıntıları dökmek faydasız çünkü doğal olarak herkes o kişiyle empati kuramaz, bazısıysa o kişinin yumuşak karnını keşfettiğini anlar ve bunu kötüye kullanır(Sergül ablanın kızı vefat ettiğinde saçma sapan yorumlar yapan bir sürü vicdansız vardı). Bloğumu ne kadar sevsem de burada yazdıklarım benim en özel hayatım değil sonuçta, buna gerek de yok. Yakındığım dertlerim küçük dertler; konuşma şansımın her zaman olduğu hoşlandığım bir kişiye kendimi ifade edememem, istersem yanlarına gidebileceğim ailemi özlemem, sınavlarım, derslerim ve geleceğim hakkındaki belirsizlikler v.s. Ben de farkındayım çok büyük sıkıntılar olmadığının ama bir bezelye tanesi de değil sonuçta tüm derdim. Rica ediyorum, yakınma hakkımı kullanabileyim. Şımarıklık olduğunu düşünmüyorum şu dertlerimin.

Not: Bu yazıyı belli bir kişiye yönelik yazmadım. Genel bir kitleye sesleniş, bu kitlenin büyük çoğunluğuna ulaşmayacak olsa da...

Sevgiler
Kız

6 yorum:

  1. Sonuna kadar o hakkınızı kullanın lütfen, bir miktar rahatlıyor insan yazınca efendim... :)

    YanıtlaSil
  2. Kafa sallayarak okudum.. bence de blog camiasinda bari bu hak elimizden alinmasin, yaza yaza rahatliyoruz sonucta..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çoğumuzun takma isimler arkasına gizlenmesindeki yegane sebep bu değil mi sonuçta. Sanal hayata zaten gerçek hayatta var olan anlayışsızlığın bulaşmasından hiç haz etmiyorum ve umarım daha fazla bulaşmaz da.

      Sil
  3. Karga Kız! Bloga ziyaret var ama yorum yok mu? :=)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ziyaretimi belli ediyorum ama değil mi :D Şakayı geçersek, çok önemli bir vizem var ona çalışırken mola verdiğim sırada okudum yazını. Yorum yapmaya fırsatım olmadı ama yorumla da ziyaret ederim merak etme :D

      Sil